2000 yılında İzmir’de, kentin çok kültürlü geçmişi ve özellikle azınlıklar üzerine araştırmalar yapmaya başladım. Başlangıçta kişisel bir merakla giriştiğim bu çalışmalar derinleştikçe, yaklaşık yüz yıldır İzmir’de yaşayan bir ailenin ferdi olmama rağmen, doğup büyüdüğüm kenti ne kadar yüzeysel tanıdığımı fark ettim. Daha da çarpıcı olanı, ailem içinde İzmir ve Osmanlı tarihinde önemli roller üstlenmiş bir devlet adamının varlığını da ancak bu araştırmalar sırasında öğrenmiş olmamdı.
Anneannem Cavide Eronat (Uzer)’in amcası Hasan Tahsin Bey, 1918 yılının Kasım ayında, Mondros Mütarekesi’nin hemen ardından, merkezi İzmir Sancağı olan Aydın Vilayeti’ne vali olarak atanmıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ileri gelenlerinden biri olması nedeniyle bu görevde yalnızca üç hafta kalabildi. Ancak bu kısa süre içinde, Batı Anadolu’nun Yunan egemenliğine girmesini önlemek amacıyla kurulan İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti’nin kuruluş beratını imzalayarak, kentin geleceği açısından son derece önemli bir belgeye imza attı.
2003 yılında Levant’ın Yıldızı İzmir – Levantenler, Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler adlı kitabım yayımlandı. Bu yayının ardından Hasan Tahsin Bey’in yaşamını konu alan müstakil bir biyografi yazma düşüncesi giderek ağırlık kazandı. Onunla ilgili yayımlanmış kitapları, makaleleri, hatıraları ve arşiv belgelerini okumaya başladım.
Hasan Tahsin Bey’in babası, Kırım Savaşı’ndan sonra Selanik’e yerleşmiş, 1864 yılında Gorgob Çiftliği’ni satın alarak aile mesleği olan sığırcılıkla uğraşmaya başlamıştı. Hasan Tahsin Bey, 1877 yılının ağustos ayında dünyaya geldi. Babasının ölümünün ardından 1883’te ilkokula başladı; 1888 yılında Horhorsu’daki Hamidiye İptidai Mektebi’nden birincilikle mezun oldu. Mustafa Kemal’in Selanik’ten çocukluk arkadaşıydı.
1889’da ailesiyle birlikte İstanbul’a taşındı ve Mekteb-i Mülkiye’ye girdi. Bu okulda İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu; Mekteb-i Mülkiye Şubesi’ni kurarak yüzün üzerinde arkadaşını cemiyete kazandırdı. Henüz on yedi yaşındayken Sultan II. Abdülhamid’e karşı yürütülen muhalif faaliyetlerin içinde yer aldı. Mezuniyetinin hemen ardından, 14 Temmuz 1897’de tutuklandı ve Beşiktaş Karakolu’ndaki zindanda yirmi dokuz gün kaldı.
Serbest bırakıldıktan sonra Osmanlı Vapuru ile Selanik’e sürgün edildi. Ardından Dâhiliye Nezareti’nin emriyle Pürsiçan Nahiye Müdürlüğü’ne atandı. Daha on dokuz yaşındayken başladığı bu görev, onun idarecilik kariyerinin de başlangıcı oldu. Pürsiçan’dan itibaren görev yaptığı Çiç, Ağustos, Razlık, Gevgili, Florina, Kesendire ve Selanik Merkez Kaymakamlıklarında hükümet konakları, okullar, köprüler, su bentleri, hapishaneler ve postaneler yaptırdı. Bir yandan imar faaliyetleriyle uğraşırken, diğer yandan Rum ve Bulgar çetelerine karşı asayişi sağlamaya çalıştı. Defalarca pusuya düşürüldü; hepsinden sağ kurtuldu.
1909’da 31 Mart Olayı’nın ardından Sultan II. Abdülhamid tahttan indirilerek Selanik’e sürgün edildiğinde, Hasan Tahsin Bey Selanik Merkez Kaymakamıydı. Kader, bu iki ismi bir kez daha karşı karşıya getirmişti; ancak bu kez özgürlüğü elinden alınan Hasan Tahsin Bey değil, padişahtı.
Balkan Savaşı sırasında Drama Mutasarrıflığı görevini yürüttü. Selanik’in düşüşü sonrasında, bazı kaynaklarda bilinçli ya da bilinçsiz biçimde “Selanik’i Yunanlılara teslim eden kişi” olarak anılması tarihî bir yanlıştır. Selanik’i teslim eden kişi, Vardar Ordusu Komutanı Hasan Tahsin Paşa’dır. Bu yanlışı düzeltmeyi tarihî bir sorumluluk olarak gördüm.
Babıâli Baskını’nın ardından Beyoğlu Mutasarrıflığı ve Polis Müdürlüğü görevlerine getirildi. Daha sonra Bursa Vali Vekilliği ve Van Valiliği yaptı. Van’daki görev süresi sırasında Said-i Nursî ile yakın bir dostluk kurdu. Bir İttihat ve Terakki mensubunun Said-i Nursî ile bu denli yakın olması ve Medresetüz-Zehra’nın açılması için defalarca İstanbul’a yazılar göndermesi, dönemin siyasal ve düşünsel iklimi açısından dikkat çekicidir.
1914’te Erzurum Valiliğine atandı. Sarıkamış Harekâtı sırasında ordunun iaşesinde ve gerekli malzemenin bölgeye zamanında ulaştırılmasında gösterdiği olağanüstü gayret nedeniyle taltif edildi ve Sultan Reşat Nişanı Beratı ile ödüllendirildi. 1915 yılında uygulanan yer değiştirme sürecinde, Erzurum’daki Ermenilere hazırlık süresi tanıması, eşyalarını satmalarına ya da yanlarına almalarına izin vermesi, hastaların, çocukların ve yalnız kadınların şehirde kalmasına müsaade etmesi, Alman diplomat Scheubner’in raporlarına da yansımıştır.
Hasan Tahsin Bey’in anılarında beni en çok etkileyen unsur ise, yalnızca tek bir cümleyle değindiği “Selanik Konsolos Vakası” oldu. Büyük oğlu Selahattin’e hitap ederek kaleme aldığı biyografik metinde şu cümle yer alıyordu: “Diğer dayılarımdan Süleyman Bey, Selanik’te konsolosların öldürülmesi olayında İngilizlerin baskısıyla suçsuz yere asılmıştı.”
Bu tek cümle, beni uzun ve zahmetli bir araştırmaya sürükledi. Önce yazılı kaynaklara ulaştım, ardından olayın geçtiği mekânları yerinde görmek amacıyla Selanik’e gittim. Selanik’teki çalışmalarım sırasında, Selanik’te yaşayan değerli dostum Alex Pertsinidis’in desteği belirleyici oldu. Alex vasıtasıyla, kentin tarihini yakından bilen araştırmacı yazar Yannis Megas ile tanıştım. Bu tanışma, araştırmamın derinliğini doğrudan etkiledi.
İlk olarak, 1917 Selanik Yangını sırasında tamamen yok olan Saatli Cami’nin bulunduğu alanı inceledik. Caminin yan sokağının hâlâ “Konsolos Sokağı” adını taşıması dikkat çekiciydi. Yanındaki ahşap hükümet konağı yıkılmış, yerine bugün Makedonya Bakanlığı olarak kullanılan bina yapılmıştı.
Araştırmanın en kritik aşamalarından biri, Amerikan Fahri Konsolosu Pericles Lazzaro’nun evinin yerini tespit etmek oldu. Selanik’e gitmeden önce, Lazzaro’nun Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği raporlara ulaşmıştım. Bu raporlardan birinde geçen, kızın sabah annesiyle birlikte evin bahçesinden Charalambos (Haralambos) Kilisesi’ne bakan kapıdan çıktığı bilgisi, bana önemli bir ipucu verdi.
Selanik’e vardığımda önce kilisenin yerini bulmam gerekiyordu. Apostolos Papagiannopoulos’un Monuments of Thessaloniki adlı kitabından ve Google Earth üzerinden yaptığım çalışmalarla kilisenin koordinatlarını belirledim. Taksi şoförü Selanik’te böyle bir kilise olmadığını söylese de ısrar ettim. İki sokak yürüdükten sonra kiliseyi adeta elimizle koymuş gibi bulduk. Charalambos Kilisesi’ni bulmam, Amerikan Fahri Konsolosu’nun evinin yerini de zihnimde netleştirmemi sağladı. Yannis Megas’tan aldığım, konsolosun üç katlı evine ait eski bir fotoğraf ile Saatli Cami ve Hükümet Konağı’nı gösteren kroki, romanda mekân kurgusunu oluşturabilmem açısından son derece belirleyici oldu.
Araştırma Selanik’le sınırlı kalmadı. Alex Pertsinidis’in otomobiliyle, Bulgar kızı Stefana’nın yaşadığı Bogdanza Köyü’ne, ardından Gevgili Tren İstasyonu’na ve bugün kullanılmayan Polykastro (Karasulu) Tren İstasyonu’na giderek olayın Selanik dışındaki izlerini de sürdüm. Bu süreç devam ederken, İngiltere’de yaşayan Kıbrıslı Vasıf Galip Bey’den gelen bir mesaj, araştırmaya yeni bir boyut kazandırdı. Süleyman Bey’in idam edilmediği, Kıbrıs’a kaçtığı ve orada yaşamını sürdürdüğü iddiası, uzun süreli bir doğrulama sürecini beraberinde getirdi.
Sonuçta, bir biyografi yazma niyetiyle başladığım bu yolculuk; anılar, belgeler, saha çalışmaları ve tanıklıklarla birleşerek, bir kısmı tarihsel gerçeklere, bir kısmı kurmacaya dayanan Düş Yollarda Kırıldı romanına dönüştü.
Bu roman, aynı zamanda uzun yıllar adı gölgede kalmış bir devlet adamına duyulan vefa borcunun da bir ifadesidir. Gazeteci Hasan Tahsin İzmir’de herkesçe tanınırken, Aydın Valisi ve Milletvekili Hasan Tahsin Uzer neredeyse unutulmuştur. Uzun yıllara yayılan ve üç belediye başkanının görev süresini kapsayan çabalarım sonucunda, Hasan Tahsin Uzer’in adı Karşıyaka’da bir caddeye verilebilmiştir. Bana göre bu, kendisini milletine adamış bir devlet adamı için hâlâ eksik bir vefadır.

